Bir olay yaşadığımızda, bir insanı değerlendirdiğimizde ya da bir tartışmaya katıldığımızda çoğu zaman kendi bakış açımızdan oldukça eminizdir. Sonuçta gördüklerimiz, deneyimlerimiz ve bunlardan çıkardığımız sonuçlar vardır. Peki, gördüğümüz şey doğru olsa bile gerçeğin tamamını yansıtıyor mu?

Hint geleneğinde anlatılan “Körler ve Fil” hikâyesi, bu soruyu düşünmek için güzel bir başlangıçtır.

Hikâyeye göre, daha önce hiç fil tanımamış bir grup görme engelli insan, bir fili dokunarak anlamaya çalışır. Her biri hayvanın farklı bir yerine dokunur.

Filin bacağına dokunan, onun bir ağaç gövdesine benzediğini söyler. Kulağına dokunan, büyük bir yelpazeyi tarif eder. Hortumunu tutan, yılana benzediğini düşünür. Gövdesine dokunan ise karşısında geniş bir duvar olduğunu savunur.

Her biri kendi deneyiminden emindir. Dokunduğu şeyi hissetmiş, tanımış ve bir sonuca ulaşmıştır. Ancak anlaşamazlar. Çünkü her biri, filin bir parçasından yola çıkarak tamamını tanımlamaya çalışmaktadır.

Hikâyedeki temel sorun, farklı şeyler deneyimlemeleri değil; kendi deneyimlerinin bütünü açıklamaya yettiğini düşünmeleridir.

Gözlemimiz Nerede Biter, Yorumumuz Nerede Başlar?

Gündelik hayatta biz de benzer çıkarımlar yaparız.

Mesajımıza cevap vermeyen birinin bizi önemsemediğini düşünürüz. Bir sınavdan düşük not alan öğrencinin yeterince çalışmadığına karar veririz. Toplantıda sessiz kalan bir çalışma arkadaşımızın konuya ilgisiz olduğunu varsayarız.

Oysa bu örneklerde gözlemlediğimiz şey ile ona yüklediğimiz anlam farklıdır.

“Mesajıma henüz cevap gelmedi.” bir gözlemdir.
“Beni önemsemiyor.” ise bir yorumdur.

Yorumumuz doğru olabilir. Ancak yalnızca bu gözlem, o yorumu kesinleştirmeye yetmez. Karşımızdaki kişi yoğun olabilir, zor bir gün geçiriyor olabilir ya da cevap vermek için uygun bir zaman bekliyor olabilir.

Benzer şekilde bir öğrencinin düşük notu; bilgi eksikliği, çalışma yöntemi, süreyi kullanma biçimi veya o gün yaşadığı bir güçlükle ilişkili olabilir. Tek bir sonuç, sürecin tamamını anlatmaz.

Gördüğümüz şey bir veri sunar. O veriden çıkardığımız sonuç ise ayrıca değerlendirilmelidir.

Neden Kendi Bakış Açımızdan Bu Kadar Eminiz?

Olayları yalnızca o anda gördüklerimizle değerlendirmeyiz. Geçmiş deneyimlerimiz, beklentilerimiz, korkularımız ve değerlerimiz de yorumlarımıza eşlik eder.

Daha önce güveni sarsılmış bir kişi, belirsiz bir davranışı tehdit olarak yorumlayabilir. Başarısız olmaktan çekinen biri, aldığı geri bildirimi yetersizliğinin kanıtı gibi görebilir. Aynı geri bildirim, başka biri için gelişmesine yardımcı olacak bir bilgi olabilir.

Bu nedenle aynı olaya tanık olan iki insan, yaşananları farklı biçimlerde anlatabilir. Ayrılık her zaman birinin dürüst olmamasından kaynaklanmaz; dikkat ettikleri ayrıntılar ve bu ayrıntılara verdikleri anlam farklı olabilir.

Burada kendimize sorabileceğimiz önemli bir soru vardır:

“Şu anda yaşananları mı anlatıyorum, yoksa yaşananlara yüklediğim anlamı mı?”

Farklı Bakış Açıları Bize Ne Kazandırır?

Fil hikâyesinde insanların birbirlerini dinlemesi, her birinin tek başına ulaşabileceğinden daha kapsamlı bir anlayış geliştirmesine yardımcı olabilirdi. Bacağı, kulağı ve hortumu birlikte düşünmek, yalnızca bir parçaya dokunmaktan daha fazla bilgi sağlar.

Gündelik hayatta da bir başkasının bakış açısı, bizim fark etmediğimiz bir ayrıntıyı görünür kılabilir. Bunun için hemen aynı fikirde olmamız gerekmez. Önce onun ne gördüğünü, ne yaşadığını ve hangi bilgiye dayanarak konuştuğunu anlamaya çalışabiliriz.

Ancak bu hikâyeden “Herkesin söylediği eşit derecede doğrudur.” sonucunu çıkarmamak gerekir. Bazı yorumlar eksik, bazıları hatalı, bazıları ise güçlü kanıtlarla desteklenmiş olabilir. Farklı görüşleri dinlemenin amacı, hepsini doğru kabul etmek değildir. Amaç, bilgimizi genişletmek ve çıkarımlarımızı daha sağlam bir zeminde değerlendirmektir.

Fikrini değiştirebilmek de bu sürecin bir parçasıdır. Yeni bir bilgiyle düşüncesini güncelleyen kişi, önceki görüşüne bağlı kalmaktan daha değerli bir şey yapar: Öğrenmeye devam eder.

Resmin Tamamına Yaklaşmak İçin

Bir insan ya da olay hakkında kesin bir yargıya varmadan önce kısa bir duraklama, şu soruları sormamıza alan açabilir:

  • Doğrudan bildiğim şey ne? Gözlemimi, tahmin ve yorumlarımdan ayırabiliyor muyum?
  • Henüz bilmediğim ne olabilir? Görmediğim bir koşul, geçmiş deneyim veya açıklama var mı?
  • Başka hangi açıklamalar mümkün? İlk aklıma gelen yorumun dışında makul seçenekler bulunuyor mu?
  • Hangi bilgi fikrimi değiştirirdi? Yeni kanıtlara açık mıyım, yoksa yalnızca mevcut düşüncemi destekleyen şeyleri mi arıyorum?

Bu sorular bizi kararsızlığa mahkûm etmez. Elimizdeki bilgiyle karar verirken, bilgimizin sınırlarını da fark etmemizi sağlar.

Hayatta her zaman resmin tamamını göremeyebiliriz. Ancak gördüğümüz parçayı bütünün kendisi sanmamak, daha dikkatli düşünmenin ve birbirimizi daha iyi anlamanın başlangıcı olabilir.

Bugün kesin olarak bildiğinizi düşündüğünüz bir konuda, henüz görmediğiniz hangi parça olabilir?

Dr. Taylan İPÇİ